Mühendisler…

8 Ocak 2014 Seyir Defterim  Yorum yok

Cumhuriyet’in “Bilim-Teknik” ekinde (24 Kasım 2001, sayı 776) Ahmet İnam’ın mühendisler üzerine güzel bir yazısı yayımlanmıştı. Bir felsefeci olarak geleceğin oluşturulmasında mühendisin gücünü sorgulayan yazısında Ahmet İnam özetle şunları söylüyor:”Mühendis, geleceğin bilge adayı olmalı…İlgi alanına, sanat, felsefe, tarih ve estetik de katılmalı”

“Mühendislik”, 1800′lü yılların son çeyreğinden başlayarak gelişen kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir meslektir. İşgücünün, diğer bir deyimle “emek süreci”nin tam kontrolu temeli üzerine kurulan Fordist-Taylorist ürerim modelinde mühendisler, üretim sürecinden koparılıp, işgücünün denetimi için diğer teknisyenlerle birlikte yönetimin emrine girmişlerdir. Emek sürecinin “kafa ve kol emeği” biçiminde kesin bir çizgiyle ayrılması ile birlikte öncelikle fabrikalarda üretim hatlarında çalışan işçiler, fabrika yönetimleri tarafından emek sürecindeki belirleyici konumlarından koparılıp; yönetimin emrindeki mühendisler eliyle hazırlanan ayrıntılı iş tanımları, talimatlar, prosedürler ve standart uygulamalarla adeta birer “canlı robot”a dönüştürülmüşlerdir. 1900′lü yılların başında uygulamaya konan montaj hatlarındaki “yürüyen bantlar” (bantlı konveyörler), işçilerin iş yapış yöntemlerini, becerilerini, çalışma hızlarını -sözde- tam olarak denetim altına alabilmesi özelliklerinden dolayı o günlerde Amerikan iş âleminde neredeyse ayakta alkışlanmıştı. Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” adlı filmi, işgücünün denetim altına alınmasına odaklanmış bir iş örgütlenme tarzına yönelik keskin ve ciddi bir eleştiri yöneltmesi ve dolayısıyla bir dönemin anlaşılması bakımından son derece önemli bir filmdir.

1970′li yıllarda bizim “yeşilçam filmleri”nde de “mühendis figürü”ne sıkça rastlanmaktadır. Bu filmlerde mühendisler ya ülkedeki iyi bir üniversiteden ya da yurtdışındaki bir mühendislik okulundan mezun olmuş, “fabrikatör” babasının ya da müstakbel kayın babasının işlerini devralmaya ya da yönetmeye hazır çiçeği burnunda mühendisler olarak sunulmuştur. O yılarda mühendisler ülkemizde adeta altın dönemimi yaşıyordu. Prestij ve etkinlik alanları neredeyse doruk noktasındaydı. Buna karşın, yeşilçam filmlerinin basit senaryoları, o yıllarda mühendislerin konumunu ve ülkemizdeki mesleki ve toplumsal rolünü anlamak ve anlatmaktan oldukça uzaktı. Öte yandan, o yıllarda kurulan fabrikalarda mutlaka bir asma kat olurdu ve o asma katta şef mühendis “idare adına” pencereden gün boyu atölyede kimlerin çalışıp kimlerin kaytardığını gözlerdi. Bu da Fordist-Taylorist üretim/yönetim sistemi çerçevesinde bize özgü bir işgücü denetim yönetimi olsa gerekti.

Sonraki yıllarda bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelere ve sürekli genişleme eğilimi gösteren yüksek teknoloji odaklı pazarlara bağlı olarak, çok iyi yetişmiş, zeki, yaratıcı, enerjik, sorun çözücü, teknolojik tasarım süreçlerine en üst düzeyde katkı sağlayıcı mühendislere olan gereksinim 20. Yüzyılın ortalarından itibaren neredeyse doruğa ulaştı. Bu sürece paralel olarak, yüzyılın başındaki Fordist-Taylorist yönetim biçiminde yönetimin hizmetindeki “mühendisler”, giderek bu konumlarını bırakıp, kapitalist üretim sürecinde, “yönetim” ile “işçiler” arasında adeta bir “tampon” görevi görmeye başladılar.

Mühendisler, genel olarak, üretimin her aşamasını tasarlayıp, hammaddeden bitmiş ürüne tüm üretim sürecini güvence altına almaktan sorumlu tutuldukları için, görevlerini yürütürken yönetim ile işçiler arasında “iki arada bir derede kalmaları” kaçınılmazdır.

1970′li yıllarda uluslararası rekabet ve endüstriyel süreçlerdeki değişim, pazara sunulan ürünlerde ve üretim süreçlerinde önemli yenilikleri de beraberinde getirdi. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak devreye giren yeni üretim araçları (bilgisayar kontrollü tezgahlar, robotlar, esnek imalat hücreleri ve bu hücrelerin entegrasyonundan oluşan imalat sistemleri vb.) ve bu üretim araçlarının kullanımına uygun yeni üretim süreçleri kaçınılmaz olarak Fordist- Taylorist üretim/yönetim sisteminin önce dağılmasına sonra da çökmesine yol açtı. Bugün artık “post-Fordist” üretim/yönetim sistemleri konuşulup hayata geçiriliyor. Mühendisler açısından 1970′lerden başlayarak gündeme gelen bu yeni dönemin en belirgin özelliği, yüzyılın başında “yönetimin hizmetkarları” konumundaki mühendislerin giderek dünyanın geleceğini tasarlama kapasitesine ulaşmış uzmanlaşmış “bilgi işçileri”ne dönüşmekte olmalarıdır.

Bugün artık uzmanlaşmış “bilgi işçileri”ne dönüşen mühendislerden “kol emeği”ni denetim altına almak/kontrol etmek gibi bir görev beklenmemektedir. Esasen, Fordist-Taylorist üretim/yönetim sisteminin ortaya çıkardığı kafa ve kol emeği ayrımı yerini her iki emekçi kesimin işbirliği sonucu ortaya çıkan “bilgi emekçileri”ne bırakmaktadır ve tüm üretim süreci üzerinde denetim ve söz sahibi olacak olan da işte bu “bilgi emekçileri”dir. Bu durum, kendi konumları üzerine ülkemizde mühendislerin yer yer içerisine düştükleri yanılgıyı da giderecektir. Mühendisler çoğunlukla kendilerini “işgören” olmaktan çok “idareci” olarak tanımlama eğilimi içerisindedirler. Oysa, çalışma yaşamı ve çalışma yasaları açısından bakıldığında mühendislerin “idareci” değil, “işgören” olarak nitelendirilmesi çok daha uygundur. Mühendislerin, dünyanın geleceğini tasarlama yerine idareciliğe soyunmaları tek kelimeyle hazindir. Burada sözünü ettiğim “idarecilik” ile mühendislik formasyonu ile işletme yönetimi bilgisini birleştiren “uzmanlaşmış yöneticiliğin” elbette ki uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. (Bu anlamda aklıma hemen TBMM’nin neredeyse üçte ikisinin mühendis kökenli olduğu halde ülkede mühendislerin gelir düzeyi, prestiji ve etkinlik alanının neredeyse dibe vurduğu “Özal İktidarı” dönemi geliyor.)

Mühendislerin yüz yıllık serüvenini kısaca anımsattıktan sonra Ahmet İnam’ın Cumhuriyet’in Bilim-Teknik ekinde yayımlanan güzel yazısındaki şu satırları okumak bir mühendis olarak beni çok mutlu etti: “Mühendisi geleceğin bilge adayı olarak görmek istiyorum.(çalıştığı kurumların cenderesi içinde hızla yozlaşmakta olmaları bana acı veriyor!) Mühendis, ilgi ve bilgi alanları gereği, dünyayı çeviren çarkın önemli bir bileşeni. Teknoloji, bilim, matematik, yönetim, ekonomi alanlarıyla ilgili. Bu alanların kesiştiği, örtüştüğü yerlerde çalışıyor. Bu çalışması geçmişindeki, boyun eğen, iş buyrulan “ustabaşı”, “zanaatkâr” tavrıyla, teknisyen edasıyla yürütülüyor. “Tekhne” sahibi bu kişi, kökten bir tavır değişikliği ile ilgi alanlarına şu dört ögeyi de katabilir: Sanat, felsefe, tarih ve estetik… O zaman mühendis, donanımındaki teknik bilgi, hesaplama gücü, tasarlama becerisiyle geleceği oluşturabilecek önemli bir aday olabilir…”

Ahmet İnam’ın bu satırlarını okurken bir an için inşaat mühendisi Oğuz Atay’ı anımsadım; özellikle de onun değerli bilimadamı Mustafa İnan’ın yaşamını anlattığı Bir Bilim Adamının Romanı’nı ve bir de Tutunamayanlar’ını…

Mezun olduğum üniversitenin (ODTÜ) felsefe bölümünün bölüm başkanlığını yapmış değerli felsefeci Ahmet İnam yazısını mühendislere seslenerek şu cümlelerle bitirmiş:”Mesleğimiz yaşam biçimimiz olabiliyorsa, bir “mühendis gibi” yaşayabiliyor, bunun sorumluluğu, günlük sıkıntıların, dedikodulu yaşamların sınırlarını aşabiliyorsa, donanımımıza yakışan insanı kendimizde gerçekleştirebiliyorsak, neden gelecek, mühendis bilgelerin etkin katkılarıyla şekillenmesin?
Mühendis kardeşim, duyuyor musun?”

Alışageldiğimiz, kalıplaşmış, önyargılarla dolu algı dünyamızın ötesinde, bizlere “başka düşünsel dünyalar”ın kapılarını açan Ahmet İnam’ın sesini duyabiliyor muyuz?

Simdi Cevaplayın

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>